McDonaldlaştırma

Size yeni şeyler katacağını düşündüğüm bir yazı ile yeniden karşınızdayım.

Önce self servis uygulamasının nasıl ortaya çıktığını anlatacağım. McDonald’s veya Starbucks gibi yerlerde o kadar para vermemize rağmen nasıl ayakta bekliyoruz ve kendi servisimizi yapıyoruz bunu anlatacağım. Sahi normal bir kafeye gitseniz belki de Burger King veya McDonald’s fiyatından daha ucuza hamburger yiyecektik ve garson bize hizmet edecekti peki biz neden kendimiz garsonluk yapmayı tercih ettik?

ABD’de dışarıda yemek yemek her zaman evde yemekten daha uygun olmuştur. Bu yüzden yemek işletmeleri yaygın şekilde hizmet veriyorlar. Maddi darlığın yaşandığı büyük buhran döneminde tüm işletmeler birer birer kapanırken bir tanesi bu krizden güçlü çıktı, herkesten farklı düşünmüştü.

Muhasebede en çok giderin garsonlara ait olduğunu gören işletme garsonları işten çıkardı ve self servis uygulaması başladı, sonrasında bulaşıkçıları ve yemek takımlarını da yüksek maliyetli bulan firma herkese elleri ile yemek yedirmeye başladı. Bu şirketin ismi: McDonald’s

  • Kişi başı ortalama 40 lira veriyorsunuz,
  • Ayakta bekliyorsunuz,
  • Garson yok,
  • Islak mendil yok,
  • Sadece 1 tane peçete koyma lütfu gösteriyorlar,
  • Elinizle yiyorsunuz ve yağ içinde kalıyor.

Amerikalı sosyolog George Ritzer, Toplumun Mcdonaldlaştırılması (Çağdaş Toplum Yaşamının Değişen Karakteri Üzerine Bir İnceleme) isimli kitabında çarpıcı iddialarda bulunuyor. İlgi çekici bir sözünü yazayım:

“IKEA kataloğu, İncil’den sonra dünyada her yıl en çok basılan ikinci kitaptır.”

Ritzer’e McDonald’s’ın başarısını dört madde ile açıklıyor.

  • Verimlilik,
  • Hesaplanabilirlik,
  • Öngörülebilirlik,
  • Denetim

Bugün toplumumuzu McDonaldlaştıran en önemli unsur AVM’lerdir. İnsanları tıktıkları kapalı kutuların içinde verimli, hesaplanabilir, öngörülebilir ve denetimli işletmeleri ile bize bu hizmeti sunuyorlar. Artık AVM’lerde kebapçılarımız, simitçilerimiz bile McDonaldlaştı ve o tarz hizmet sunmaya çalışıyorlar.

Gelişimimizi ve değişimimizi yediklerimize borçluyuz, ne yersek ona dönüşüyoruz. Jean Anthelme Brillat-Savarin “Bana ne yediğini söyle, sana ne olduğunu söyleyeyim” diyor.

İnsanlar sürprizlere gittikçe kendilerini kapatıyorlar ve yeni şeyler denemek istemiyorlar. Duvarları olmayan ve camlardan dışarıye kendini teşhir eden fast food dükkanları insanların içeride yabancılık çekmemesini sağlıyor. Her resim gayet net, fiyatlar gayet şeffaf ve stres yaşamıyorsunuz. En önemlisi dünyanın neresine giderseniz gidin kendinizi yabancı hissetmeyeceğiniz bir yer var: McDonald’s

Aynısını ülkemizde de BİM ve A101 için yaşamıyor musunuz? Hangi şehire giderseniz gidin buralara sığınabilirsiniz ve aklınızda kalmadan alışveriş yapabilirsiniz. McDonald’s ve Starbucks gibi markalar dünyanın neresine giderseniz gidin size kucak açarlar ve “risk alma bana gel” derler.

Global şirketlerin en büyük başarılı hamleleri kendilerini yerel öğelere göre doğru şekilde yerleştirebilmeleridir. McDonald’s sadece ülkemizde ayran satıyor, Hindistan’da dana eti kullanmıyor, Müslüman ülkelerde Ramazan menüleri hazırlıyor.

Bu hizmetlere glokalizasyon deniliyor, buraya tıklayarak onu da öğrenebilirsiniz.

Geçtiğimiz günlerde web sitem 2 günlük bir erişim sorunu yaşadı, aynı anda 4-5 büyük hesap beni –benim haberim olmadan- paylaşmışlar ve bir anda yazdığım kuleşov efekti yazısına binlerce giriş olmuş ve bu ilgiden dolayı da sitem çökmüştü. Uzun uğraşlar sonucu tekrar yayına başladık.

Okuyan ilgi gösteren herkese teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir